KARA TRENLER

199

 Bu yazıyı Pamukkale ekspresinde yazıyorum. Tren raylar üzerinde yol alırken ben yazımı bitirmenin gayretindeyim. Sanki yarıştayız gibi. Hayatımızda hatıralarımızda kara trenlerin ayrı bir yeri var. O günleri yaşayanlar bir şekilde dile getiriyorlar duygularını. Burada aklıma askere giderken söylediklerim geldi. Trene bindim anam/ Sıcacık kucağından koptum anam/ Soğuk gurbetin yolunu tuttum anam/ Bilmem ki hasretine nasıl dayanam anam.

” Kara tren gelmez mi mola düdüğünü çalmaz mola/Gurbet ele yar yolladım mektubumu almaz ola” diye başlayan trenler üzerine söylenmiş yürek burkan duygu yüklü türkülerimiz var bizim. Ülkemizi fakir, kültürümüzü hakir gören popüler harsın havasına kapılmış tipler bize hitap eden o hissiyatı yaşamasa da Türk’ü anlatan derin anlamlar taşıyan türkülerimiz söylenirdi her yerde.

 Üzerine hasret türküleri yakılmış, sıladan gurbete, gurbetten sılaya duygu yüklü yürekler taşımış ağlatmış, sevindirmiş araçlardan biride bacasından kapkara kömür dumanını savuran, kompartımanlara kokusu yayılan, sağından solundan buharlar fışkıran, düdüğüyle yürekleri sızlatan, geç kalınca korkutan ” kara trenler” vardı benim ergenliğimde.

 Bunu en iyi anlatanlardan biride ” Kara Tren” türküsüyle ünlü sanatçısınız Yavuz Bingöl olmuş. ‘ Gözüm yolda gönlüm darda/ Ya kendin gel ya haber yolla/ Duyarım yazmışsın iki satır mektup/ Vermişsin trene halini unutup/ Kara tren gecikir belki hiç gelmez/ Dağlarda salınır da derdimi bilmez/ Dumanını savurur halimi görmez/ Gam dolar yüreğim göz yaşım dinmez.

 Günümüzde özlemle yolları gözlenen o kara trenler olmasa da, geliştirilen ulaşım araçları hızlı, konforlu ve daha güvenli olsa da mazinin o naif duygusallığını unutturmuş değil. Trenlerdeki hayatı kolaylaştıran teknolojik gelişmeler geçmişin duygu yüklü anılarını raylarının altına alarak yok etmiş durumda.

 Mektupları, yarları, yârenleri taşıyan trenler bugün duygusuz bir ulaşım vasıtası haline gelmiş olması sanki bizden bir şeyler alıp götürmüş gibi. Gönül dünyamızdan süzülüp gelen hislerimiz pörsümüş, solmuş suni ve soğuk bir hal almış.

Her şeyi değiştiren insanlık, geliştirdiği trenlerle beraber sıcak duygularımızı da başkalaştırmış. Ayrılmanın, vuslatın, sarılmanın, hasretle kucaklaşmanın, ağıtların yakıldığı, gözyaşlarının yanakları ıslattığı duygu yüklü mekânlar olan garlarda ne kara tren var nede kapkara duman, nede gurbetin sesi düdük, nede göz yaşını yaşmağıyla silen, yaşadıklarını yüreğine gömen yavuklular kalmış. 

 Vedalaşma duygusuyla gardan ve camlardan el sallayanlar olsa da sanki candan değiller gibi. Allaha ısmarladığın yerini” Bye bye” güle gülenin yerini “see you” almış. Seneler sonra bindiğimiz trende bunları görünce hüzünlendim ve ” Ah nerede o sevgide saygıda samimiyet, uğurlamada letafet”? Diye sordum kendi kendime.

 Cevabını veremediğim sorunun ağırlığıyla çocuklarımıza, damadımıza, gelinimize ve çok sevdiğimiz ciğer paremiz torunlarımıza varıp hasret gidermek için Pamukkale Ekspresi ile Kütahya’dan Denizli’ye seyahat ettik. 7 saat süren yolculuğumuz hem ucuz hem de rahat geçti. Yaş indirimi dolayısıyla karayoluna nispeten epey ucuza mal oluyor. Mesela ben, 65 yaş indiriminden istifade ederek 102 lira olan biletimi 51 liraya aldım. Keşke insani dokumuzu güçlendiren adetlerimizle beraber ülkemin her yanına hızlı trenler olsa da sevenler birbirine daha çabuk kavuşsa. Eskiden hızlı tren olan ekspresler şimdi posta treni gibi olmuş. Her istasyonda durup kalkması hem zamanı uzatıyor hem de can sıkıntısına yol açıyor.  

 Trenle sık yolculuk yapanlar tecrübeli oldukları için seyahatin tadını çıkarıyorlar. Bunu önümüzdeki koltuklarda oturan ihtiyar karı kocayı görünce anladım. Önlerindeki tablaların üzerine sofra bezi sererek yaprak sarması, haşlanmış yumurta, peynir, zeytin, salatalık, domates, ekmek ve tabii ki çay koyarak afiyetle yiyip içtiler. Gençler ve bizim gibi deneyimsizler ise küçük bir tost, bisküvi ya da çubuk kraker yiyerek yolculuk yaptılar. 

 Şehirler, köyler, ovalar, dağlar, tepeler aşarak vardık tekstilin başkenti Denizli’ye. Hani denir ya ” her nimetin bir külfeti vardır” diye. Bunu Denizli’ye yaklaşınca anladık. İl merkezine yaklaşık 35 kilometre mesafede olan Kaklık’tan bakınca yoğun bir hava kirliliği gördük. Saat 19’00 da vardığımız il merkezinde aynı kesafette olmasa da orada da kirlilik vardı. Anlayacağınız yolculuğumuz güzel geçti. Tek şikâyetim tuvaletlerin temiz olmaması.

 Denizli güzel ve zengin bir şehir. Müşterisini veli nimet gören esnaflar müşterisiyle ilgilenerek yardımcı oluyorlar. Bizim Kütahya’da pazarda ürüne dokunamazken Denizli’de pazarcı poşeti müşteriye vererek seçmesine müsaade ediyorlar. Birde Ahilik geleneğini yaşatan tekstilin kalbi olarak nitelendirilen Babadağlılar İşhanı var. Yerli ve yabancı herkesin uğrak yeri durumunda olan, 2 kapısı bulunan İşhanı’na girerken kapıların üstünde M. İlhan Canbaba’nın Denizli şivesiyle yazmış olduğu yazısı karşılar sizi. ” Besmele çek gir çarşıya, selamı da unutma ha/, Kiloyu eksik çekme ha, metreyi kısa tutma ha/ Halka hizmet eylemektir Hakka hizmet eylemek/ İyi belle bunu, sakın yabana atma ha/ Alış derken veriş derken ölçü tartı satış derken/ Paraya pula tapma ha, insanlığı unutma ha”! Adeta bir nasihat olan söze riayet eden esnaflar müşterilerini güler yüzle karşılar aynı nezaketle uğurlarlar. 8 katlı olan İşhanı’nda asansör, merdiven olmasına rağmen döne döne çıkılan birde yol var. Günün her saatinde kalabalık olan İşhanı gezilip görülecek yerlerden sadece birisi. Ülkemizin her yanında olduğu denizi olmayan Denizli’nin anlatılacak çok güzel yeleri var. Bu yazıda yediklerimi değil azda olsa gördüklerimi anlattım. Sağlığımızın ve seyahatimizin daim olması dileğiyle sağlıcakla kalın bizimle kalın değerli GAZETE KIRKÜÇ okurları.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *