DOĞRUYU DOĞRU SÖYLEYEBİLMEK

1893

Söylediğimiz doğru olmalı elbette… Doğruyu, doğru zamanda, doğru mekânda ve doğru bir üslupla söylemek en doğrusu…  Doğru bildiğimizi araştırmadan, beyin ve gönül süzgecinden geçirmeden ve emin olmadan söylemek, hakkı söylemek olamaz… Dediğimiz doğru olmalı; lâkin her doğruyu olur olmaz bir ortamda demek ne kadar doğru?  Âdap olmadan doğru bile yamuk gözükür yoksa… Doğrunun açıklanması hakkın yerine getirilmesidir; doğrunun yanlış sözcüklerle, yanlış tavırla ortaya konulması hakkın gaspıdır… Önceliğimiz tarz ve usûl, sonra maksat olmalı… Maksat hak; tarz, hakkın söylenme biçimi… Yanlış yöntem; hak olan gayeyi hak yapmaz… Hakkın söylenme yolu da hak olmalı… Hak ve doğru yol üzerinde olalım ki, her söylediğimiz hak ve doğru olsun…                    

“Doğruyum, çalışkanım…” demekle de doğru ve çalışkan olunmuyor… Doğru davranmak ve doğru yaşamakla doğru olunuyor… Doğru olmak, dilimizden dökülen sözcüklere mahkûm edilmemeli… Doğru olmak sözümüzden ibaret değil! Gönül dilimizden, beden dilimizden, üçüncü gözümüzden süzülmeden, doğru, doğru olmuyor… Doğrunun bir tarafı yamuk kalıyor… Çizgimiz doğru olsun ki, doğrumuz doğru olabilsin… Söylemlerimizin, pazarlıksız kayıtsız şartsız ve karşılıksız sevgi, saygı, sağlam kişilik ve karakter üzerine olmasıdır bu… “Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen.” (Yunus Emre)… Doğru olmak ve doğruyu söylemek; doğru, sağlıklı ve etkin iletişim, empati/duygudaşlık odaklı olunca mümkün… Doğru, sağlıklı ve etkin iletişim sadece anlatmaya ve yargılamaya dayalı değil; anlamaya ve dinlemeye dayalı olduğunda doğru… Doğruyu aktarabilmek için iletişimde teknolojiyi, kelimeleri ve gönül dilimizi, hele hele vücut dilimizi doğru, etkili ve güzel kullanmalıyız. Bu sebeple, dil ve iletişim becerileri konusunda donanımlı olmalıyız;  iş ve işlemlerin daha hızlı ve fayda sonuçlu olmasını sağlamalıyız… ‘Anlattıklarımızdan’ ziyade ‘neyin anlaşıldığına ve nasıl anlaşıldığına’ yoğunlaşmalıyız ve ona göre iletişim kanallarını devreye sokmalıyız… Yazımız ile sözümüz ile beden dilimiz ile tavrımız ile kısacası her hâlimiz ile doğru, sağlıklı ve etkin iletişim kurabilmemiz önemli… Başkalarına göre değil, etik/ahlâkî, norm, standart ve kadim medeniyet değerlerimize göre hayatımızı düzenlemeliyiz… Doğrusu ve doğru olan bu… Her ne kadar doğru söyleyeni dokuz köyden kovsalar da, onuncu köy var, bilelim… Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar hikâyesi… Hep doğruyu söyleyen bir çoban, bir gün mahallede muhtarı görmüş… Muhtar, çobana hasta olan ineği satacağını söylemiş… Çoban, hemen, muhtarın ineği satacağı kişilere gidip ineğin hasta olduğunu söylemiş… Bu yüzden muhtar ineği satamamış… Muhtar, çobana sinirlenmiş ve çobanı köyden kovmuş… Çoban da muhtara; “Ben doğruyu söylerim… Beni dokuz köyden kovsunlar, yine de doğruyu söylerim.” demiş… Muhtarın doğruyu gizleyip, bilgiyi eksik söylemesi, doğru değil… Çobanın fütursuzluğu, tarzı tartışılsa da, sözü doğru… Altın, çamura düşse, yine altın… Eksi ile eksinin çarpımı, artı olsa da, iki yanlışın çarpımı her zaman bir doğru etmiyor…

Doğru olan nedir? Doktorun, tıpta çalışma etiğinin yapısını düzenleyen “Hipokrat Yemini” ile mesleğine bağlı kalarak, kendisini, ailesini, vatandaşını öldürmeye çalışan bir düşmanı tedavi etmesi doğru… Öğretmenin, eğitim ve öğretimde, planlı ve dakik olması doğru… Öğretmenin, alanında yeterli olması, öğrencinin seviyesinin farkında olması doğru… Öğretmenin, disiplinli olması, yeni yöntem ve teknikleri kullanması, dersi düzenli işlemesi, sadece öğretim değil, eğitimle de ilgilenmesi, ayrımcılık yapmaması, bireysel farklara dikkat etmesi, eleştiriye açık olması, öğrenciye fırsat vermesi, eğitimde yeni teknolojileri kullanması doğru… Öğretmenin, öğrencisine saygılı davranması doğru…  Öğretmenin, Okula ait parayı ve malzemeleri kişisel amaçla kullanmaması doğru… Öğretmenin, öğrencisiyle ahlâkî/etik olmayan yakınlık kurmaması, öğrenci ilişkilerinde ayrım yapmaması, veli imkânlarını kişisel amaçlı kullanmaması, küfürlü ya da kırıcı konuşmaması doğru… Öğretmenin, öğrencileri önünde meslektaşlarını küçük düşürmemesi ya da dedikodusunu yapmaması, öğrencilerin sırlarını başkalarına anlatmaması, yalan söylememesi, ders süresini özel işleri için kullanmaması, öğrenciye baskıcı davranmaması doğru… Bu doğrular, hangi şart ve durum olursa olsun; yapılması, söylenmesi ve tatbik edilmesi, her zaman ve her mekânda doğru

Doğrucu Davud hikâyesiSultan Abdülaziz’in sadrazamı Kamil Paşa, divanda çilek ikramında bulunmuş… Kamil Paşa ikram ettiği çilekten bir tane alıp yemek için masadaki pudra şekeri yerine yanlışlıkla kapağı açık kalan tuza batırmış… Kamil Paşa çileği ağzına atınca, çileği şekere değil de tuza batırdığını anlamış… Paşa bozuntuya vermemiş ve güzel olduğunu söylemiş… Sadrazam yaptı diye tüm divan üyeleri de çileklerini tuza bandırıp yemeye başlamış… Her biri, “Leziz, nefis…” deyip yemeye devam etmiş… Bu arada doğrucu Davud’dan “Tuh, iğrenç…” demiş… “Paşam çilek meclisinde neyse de hükümet meclisinde de bunlar size böyle yapıyor…” diye söylenmeye devam etmiş… Doğrucu Davud hikâyesinin başka bir versiyonuBir padişahın, Doğrucu Davud isimli bir veziri varmış… Padişah, bir gün savaş hazırlıkları yaparken sormuş “Davud ne dersin, bu savaşı kazanabilir miyiz?” Doğrucu Davud, savaşın sonunun iyi olmadığını düşünüp, “Padişahım gelin bu savaştan vazgeçin, kaybederiz…” demiş… Padişah, kızarak, “Davud, sen nasıl benim irademe karşı gelirsin? Atın derhal zindana.” demiş… Padişah savaşa gitmiş ve kaybetmiş… Doğrucu Davud, zindanda kalmış… Aradan epey zaman geçmiş, yine bir savaş durumu olmuş… “Çağırın şu Davud’u soralım bakalım, bu defa ne diyecek?” demiş… Davud’a “Söyle bakalım Davud, yine bir savaş durumu var, bu defa ne diyeceksin?” Davud, düşünüp değerlendirmiş “Padişahım, siz en iyisi beni tekrar zindana geri gönderin…” demiş… ‘Doğrucu  Davudlar’a her zaman ihtiyaç var! Tehlike anında, kimsenin dillendiremediği doğruyu yanlış üslupla da olsa söyleyebilecek Doğrucu Davudlar’a… En vahim olan durum ise, Doğrucu Davudlar’ın ve oğullarının yanlış olmaları; ‘Dün, dündür; bugün, bugün’ yaklaşımıyla ülkemizi gerilere götürmek istemeleri; dün söylediklerinin tam tersini söylemeye başlamaları… Önce adama bakıp, sonra adımına bakmak lâzım… Yarı yolda adamı bırakanlarla, ‘adam satan’ adamlarla, çıkarına göre dün söylediğinin bugün tam tersini söyleyenlerle iş tutulmaz… Müsvedde adamlarla yol alınmaz… Toplum mühendisliği yapanlarla, ‘gelecek’ deyip ‘gelmeyecek’ olanlarla, derde devâ olmayacak olanlarla, ‘uyuşturucu’ deyip zihinleri uyuşturmaya çalışanlarla, çıkarlarına göre hareket edip fırıldak gibi dönenlerle, bunu saadet zannedenlerle, ‘halk’ deyip halt edenlerle, Kızılelma’ya dokunacak olanlarla, velhâsıl kelâm ipin ucunu kaçıranlarla,  ne yoldaş olup birlikte yola düşülür ne birlikte yol alınır…

At izinin, it izine karıştığı hengâmede, özüyle sözüyle gerçekten baba olan can olan, babacan adamlara, Doğrucu Davud’lara hasret kaldık…  Mesele, adam olabilme, insan olabilme meselesi…  Gün, ana baba günü… Baba var, mafya babası var, iskele babası var… Meydanı boş bulup ortalıkta gezinen mafya babası var, iskele babası var, tırabzan babası var… Tek derdimiz, doğruyu doğru söyleyebilmek; yanlışların kılıflanıp doğru diye paketlendiği puslu havada… Selam, sevgi ve saygılarımla.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *